Derin sularda mücadele veren bir bağlılık hikâyesi

b11

Beni kalbimden vuran oyunlar, filmler pek azdır. Kolay kolay ağlayamam. Çok derinlerime dokunulması gerekir gözyaşlarımın harekete geçebilmesi için.  Bir oyun izledim, adı Onca Yoksulluk Varken. Oyunun sonunda gözyaşlarıma hâkim olamadım. Nedim Saban, Emile Ajar’ın aynı adlı romanından uyarlamış, ne de güzel yapmış.

Bunca bayağılığın arasında bu kadar samimi, bu kadar sevgi dolu bir oyun izlemek insanı yeniden bağlıyor hayata. Oynamalıyım, yazmalıyım, üretmeliyim diyor insan; inadına.  Yahudi Madam Rosa ile Arap çocuk Momo arasındaki sevgi, çıkarsız ilişki nasıl da acıtıyor insanın içini tatlı tatlı.

Fahişelerin çocuklarına bakan, kendisi de eski bir fahişe olan Yahudi Madam Rosa’nın travmaları ve bir fahişenin oğlu olan Arap çocuk Momo’nun kimlik arayışı sizi sarsarken bir yandan birbirlerine olan bağlılıkları içinizi ısıtıveriyor.

Oyunu izlerken ister istemez ,“Peki ya Madam Rosa olmasaydı ya da Madam Rosa bu kadar güzel bir insan olmasaydı, zaten hayata yenik başlamış Momo için dünya nasıl bir yer olurdu?” diye geçiriyor insan içinden.

Onun yalnızlığı ve çaresizliği boğazımda düğüm düğüm oldukça daha çok sevdim fahişe Madam Rosa’yı! Çocuk yaşta acı gerçeklerle tanışmak zorunda kalan ve çocukluğunu hiç yaşayamayan Momo’yu ise yaşadığı her şeye rağmen(!) masum kalabildiği için sevdim.  Onun yüzündeki ve ellerindeki masumiyeti gördükçe daha çok ağladım, ağladıkça bu dünyayı kirletenlere daha çok isyan ettim. Çocukların yaşamak zorunda bırakıldıkları hayatları gördükçe içimdeki kızgınlık ve kırgınlıklar daha çok arttı.

“Neden bazı insanlar her şeye sahipken; bazıları hem yaşlı, hem hasta, hem fakir?” repliğini duyan bu kulaklar artık nasıl eskisi gibi duyabilir?  Oyunu izlerken ne hissedersiniz bilemem ama emin olduğum şey; farkındalığınız artmış, dünyaya daha başka bakarken bulacaksınız kendinizi…