Evren Duyal: “Yorgun ve mutlu bir oyuncuyum”

Evren Duyal2

“Hayatı tiyatroyla geçmiş kadın Evren Duyal ile konservatuvar yıllarından günümüze kadar yaşadığı tiyatro dolu serüvenini konuştuk. İstanbulimpro’da doğaçlama oyunlar oynayan sanatçı, doğaçlama tiyatroya duyduğu aşkı ve bu işin hayatındaki önemini anlattı.”

-Bu klasik bir sorudur ama oyuncu olmaya nasıl karar verdiniz? 
Ben kendimi bildiğimden beri oyuncu olmak istedim ama neden oyuncu olmak istediğimi konservatuardan sonra anladım. Bu da klasik bir cevap olacak belki; annem beni hep çocukluğumda tiyatrolara götürürdü. Ayrıca benim teyzem Lale Oraloğlu tiyatrocudur (Annemle kardeş çocukları aslında, teyzem gibidir). Ben daha çocukken onu sahnede izleyip, ona hayran oluşumla başladı diyebiliriz. Şunu söyleyebilirim ki konservatuvara girdiğimde 17 yaşındaydım ve aslında sadece bir şeyi seviyordum, neyi sevdiğimi bilmiyordum. Bir sevgi kelebeği olarak girdim konservatuvara. Aslında tiyatronun ne olduğunu sonra öğrendim. İyi ki sevdim çünkü bir şeye tutkun olarak konservatuvara girip, tiyatroyla tanıştığında o işi yapamayacağını anlayıp küskünlük oluşabiliyor.

-Konservatuar mezunusunuz. Nasıl bir konservatuvar öğrencisiydiniz?
Öncesinde Bilkent’te okudum. Bilkent de çok güzel bir okuldu. Sonradan Mimar Sinan Üniversitesi’ne geçiş yaptım. İki yerin de hocalarını görmüş oldum. Ben çok tutuk bir öğrenciydim. Şu an İmpro(doğaçlama) yapıyor olmama inanamıyorum. Sürekli küsen, “Yok ben yapamayacağım,” diyen, içine kapanan, kendine güvenmeyen bir öğrenciydim.

-Nasıl değiştiniz peki?
Okuldan sonra başladı. Konservatuvardan mezun olduktan sonra bir sezon Bizim Tiyatro’da Zafer Diper ile çalıştım. O süreçte onun çalışma metoduyla bir sürü şey öğrendim. Sahne üzerinde olmak, çocuk oyunları oynamak, yavaş yavaş kendime güvenmemi sağladı.

İçimde zaten hep yapabileceğimi hissettiğim bir yer vardı. Zafer Diper ile doğaçlama yapmak kendi içimde var olanı açığa çıkartmamı sağladı. Bizim Tiyatro’dan sonra, 1995 yılında Tiyatro Ti’ye geçtim, sonra Tiyatro Ti’nin ortağı oldum.

Orada ilk çalıştığımız proje Adam Adamdır adlı oyundu. Çok keyif aldığım, belki de herkese nasip olmayacak bir rol oynadım. Daha mezun olduğumun ikinci yılıydı, bence hazır değildim o ara böyle bir role ama çok önemseyerek yine orada da doğaçlamalarla tanışa tanışa, giderek daha güvenmeye başladım kendime. Tabii hayatımdaki en büyük açılma, hayatıma İmpro’nun girmesiyle oldu.

ü

-Belki de siz şanslıydınız…
Evet şanslıyım. Ömrüm boyunca; tiyatronun halkla ilişkilerinden, marangozluğuna kadar her şeyiyle uğraştım. Daha öğrencilik yıllarımda bile, “Ben özel tiyatro yapacağım,” dedim ve onu çağırdım, iyi ki çağırmışım. Oyunculuk dışında, birçok şeyle uğraşmak zorunda kaldım. Pişman değilim çok mutluyum bundan. Biraz yorgun ama çok mutluyum.

-Peki, neden doğaçlama tiyatro yapıyorsunuz?
Metinli tiyatro yapmayı da özlüyorum fakat doğaçlamaya başladığım ilk yıllarda birlikte eğleniyorduk. Yaptığımız şeyin tam olarak ne olduğunu bilmiyordum. Bir sene, belki iki sene tedirginlik içinde geçti. Sonra fark ettim ki risk aldıkça, korktukça, korkularının üzerine gittikçe kendinde var olan bambaşka taraflarını keşfediyorsun.

Doğaçlama tiyatroyla tanışmak beni insan olarak da çok mutlu ediyor. Bu sadece oyunculukta değil hayatta da işine yarıyor. Çok kendine güvenmeyen bir insanken yaptığım işle birlikte dışarıda insanlara merhaba değişim bile değişti. İnsanlarla olan ilişkim değişti. Doğaçlamada ana kurallar var bunlar hayatta da olması gereken şeyler. Olumlu davranmak, reddetmemek, anında davranabilmek… Bunlar gerçekten hayatın içinde de olunca seni mutlu ve huzurlu kılıyor.

-Bu tercihinize ilham veren bir doğaçlama sanatçısı var mıydı?
Hayır, olmadı. Çünkü İstanbulimpro ile birlikte tanıştım aslında doğaçlamayla. Çok güzel, iyi gruplar da izledim. Ben bizim yaptığımız işi, bizim ekipteki uyumumuzu çok seviyorum. Kendini bıraktığında biliyorsun ki seni tutacak birisi var.

-En sevdiğiniz oyununuz hangisi?
Aslında aralarında ayrım yapmak istemem ama şunu belirtmek isterim ki Kayıp Oyun’u oynadığımız zaman bambaşka bir şeye geldim. “Ah bu iş düşündüğümden de başkaymış,” dedim ve o zaman anladım karakter yaratmada doğaçlamanın önemini. İki perdelik uzun bir oyun biz buna Long Form diyoruz ve Long Form’un hastasıyım.

-Bir klasik tiyatro oyunu mu yoksa doğaçlama oynamak mı daha zor?
Zor bir mukayese bu… İkisinin de farklı zorlukları var. Hiçbir verin elinde olmadan sahneye çıkmanın inanılmaz bir zorluğu var ama hoş bir zorluk ve onun da bağımlısı oluyorsunuz.

Dönüp bu kafayla metinli tiyatro çalıştığın zaman karakter yaratırken bir sürü zenginliğe sahipsin, çünkü algıların açılıyor. Doğaçlama insana bambaşka yerlere sıçrama olanağı sunuyor. İmpro’yu daha çok seviyorum. Metinli tiyatroda da onun yaratım sürecini…

-Doğaçlama tiyatro, klasik tiyatroda karakter yaratmayı besler gibi bir şey söyleyebilir miyiz?
Evet. Herkese göre değişir tabii ki, herkesin kendine göre farklı metotları var. Bence bir karakteri çıkartmak için kesinlikle çok iyi bir yol.

-Doğaçlama tiyatro seyirciyle interaktif ilişkiye giren bir oyun türü. Sahnede hikâyenize seyircileri de dâhil etmek nasıl bir duygu?
Süper bir duygu o. Hatta daha çok dâhil edebilmenin yolları içindeyiz.

-Riskli olmuyor mu peki? 
Oluyor, zaten risk seviyorum.

öe

-Seyirci o an algınızın dışında bir yerdeyse ya da aynı frekansta değilseniz ters bir şey gelebilir. O zamanlar nasıl oluyor?
Fark etmez çünkü biz açık bir frekanstayız. Bizi şaşırtacak bir şeyi malzeme olarak kullanabiliyoruz her zaman. Seyirciyi bir şeye mâhkum etmiyoruz. İstediği zaman katılabilir, istediği zaman çıkıp gidebilir. Her şeye açığız ve bu seyircinin algılarını açıyor ve seni keyifle izliyor.

-Sahnelediğiniz oyunlar biricik olan ve bir daha aynen tekrarlanamayacak oyunlar. Geleceğe kalıcı bir eser bırakmak anlamında oyunlarınızı nasıl değerlendirirsiniz? Anı bırakmak olarak değerlendirebilirim. Biz sadece anı bırakabiliyoruz. Bazen bir oyundan çıkıyorum ve orada oynadığım karakteri çok seviyorum. Bir daha oynamak istiyorum; işte o zaman “Ah!” diyorum, “Metinli tiyatro olsaydı…” Ancak tekrar edince de o büyü ölürdü belki.

-Adınızı geleceğe bırakma derdiniz yok mu?
Yok! Ben şunu düşünüyorum, mühim olan İstanbulimpro’da olmak. Çünkü buradaki birliği seviyorum. Şimdi grubumuza öğrencilerimiz katıldılar ve onlarla bambaşka bir kan geldi. Geriye birbirimize kattıklarımız kalsın istiyorum.

-Bu tercihinize bir nevi ‘Carpe Diem’ diyebilir miyiz?
Evet diyebiliriz. Bunu hayatımda da seviyorum ama başarabiliyor muyum sahnede yapabildiğim kadar bilmiyorum. Çünkü bir sürü şeyle uğraşmak ve para kazanmak zorundayız. Bu da hayatta doğaçlama yapmayı durduruyor.

-Mesleki yetilerinizin özel hayatınıza da yansıdığı oluyor mu? Örneğin Evren Duyal özel hayatında oyunbaz ve entrikacı olabiliyor mu?
Hayır, öyle oyunlardan anlamam. Ben düşündüğünü söyleyerek yaşayan ve bunu çok da nahifçe yapan bir insanım. Yumuşak bir insan olmak biraz üzer beni bazen ama aynı zamanda da güzeldir. Güzel ilişkiler kurarsın. Ne düşünüyorsam onu söylemeye gayret ederim.

-Yaptığınız işin televizyon formatına dönüştürülmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Şu an bizim yaptığımız iş daha önce televizyonda gördüklerimizden daha farklı. Ne Ala Temaşa oyunu bence olduğu gibi televizyona taşınmalı. Bu işi televizyona taşımayı da düşünüyoruz. Ben bizim özel bir iş yaptığımızı düşünüyorum ve bir gün bunun kendiliğinden olacağına inanıyorum.

Mesela tamamen doğaçlama bir dizi de çekmek istiyoruz. Sevdiğimiz işi hem televizyonda yapmak hem de sahnede yapmak bizi çok mutlu eder, daha ne isteyebilirim ki…

-Aynı zamanda bir eğitmensiniz. Doğaçlama tiyatro eğitmeni olarak bu eğitimin hangi meslek grupları üzerinde olumlu katkıları olur? Bence bir sürü meslek grubu için katkıları olur. İnsanın kendisiyle çok direkt, kavga etmeden tanışmasına sebebiyet veriyor doğaçlama tiyatro yapmak. Bu da bir tek oyuncular için değil, herkes için önemli.

-Doğaçlama tiyatronun kişisel gelişimde insanlara neler kattığını düşünüyorsunuz? Örneğin; güven, paylaşım, risk kontrolü…
Bunların hepsini sağlıyor. Kendine, karşındakine güvenmeye başlıyorsun. En önemlisi kendimde de gördüğüm şey, insanın kendinde es geçtiği yanlar vardır ya, sevmez tanışmak istemez o yanlarıyla, onlarla karşılaşmak zorunda kalıyor ve karşılaştıkça da barışıyor. Risk almak ise yenilenmeyi getiriyor.

-Her oyuncu doğaçlama tiyatroda başarılı olabilir mi yoksa bu iş özel bir yetenek ya da eğitim gerektiriyor mu size göre?
Bence özel bir kafa, bakış, hazır olma durumuyla ilgili… Kafayı hazırladığın zaman herkes başarılı olabilir.

-Bir oyuncunun doğaç zekâsını geliştirmek için neler yapılmalı? Çok kelimelere dökülecek bir şey değil. Biz provalara daha çok antrenman diyoruz. Çokça antrenman yapmak gerekiyor. Ezberi bozacak o kadar çok egzersiz var ki… Anında davranmaya çalışmalı doğaçlama yapmak isteyen kişi. Aslında biraz da küçük çocuk kafası olmalı. Ekip bir arada oldukça, birlikte çalıştıkça gelişebilir

-Doğaçlamaya, insanlar bir araya geliyor ve eğleniyorlar diye bakanlar var.
Bu bence dünyada doğaçlama tiyatronun nerede olduğunu bilmemekten, biz veya bizim gibi grupların izlenmemesinden kaynaklanıyor. Bir takım grupların gerçekten de bunu bu şekilde yapmasından kaynaklanıyor. Abuk sabuk komik olmaya çalışma hali olan gruplardan bahsediyorum. Komik olmaya çalışmamak gerekiyor.

Sıradanın içindeki komediyi bulmak asıl önemli olan. Grubumuzun bir kısmı İmpro festivalindeydi, bir öğrencim de oradaydı, ondan dinledim:

“Hocam on gün boyunca insanlar bu kadar bir arada hem eğlenip hem yorulup hem bu kadar nasıl yaratıcı olabilir?” dedi. Bu iyi bir özet. İnanılmaz bir üretim süreci. Hiçbir festivalin de bu kadar verimli geçeceğine inanmıyorum. Dünyadan iki improcu karşılaşıyorlar ve bir bağ kurup birlikte oynayabiliyorlar. İmpronun gücü! Çünkü egolar ikinci-üçüncü planda!

-Şu an İstanbul İmpro grubundasınız ve Haftanın Elemanı adında bir yarışmanız var. Bize bu yarışmadan bahsedebilir misiniz? Haftanın Elemanı on iki farklı yarışmacının her hafta tırnak içinde yarıştığı bir format. Dünyanın en mükemmel doğaçlamacısını seçiyoruz her hafta. Format gereği; profesyoneli, alaylısı, öğrencisi herkes bir arada. İsteyen herkese katılım açık. Bütün hatalara açık ve hiçbir statü yok bu yarışmada.  Yapı bireysel bir yapı değil. Sürekli farklı ekiplere bölünüyorlar. Aldığın puanlar senin hanene yazılıyor. Grubun iyi ise hanene yüksek puanlar yazılıyor. Burada önemli olan grup olabilmek.

- Yarışmayı kazanana ayva hediye ediliyor. Bu ödülde ironik bir mesaj olduğunu söyleyebilir miyiz? “İyi olan ayvayı yer” diye bir sloganı var bu yarışmanın ve kesinlikle ironik bir mesaj. Türkiye’de böyledir zaten, hep iyi olanlar ayvayı yer.

-İstanbulimpro grubu olarak Beyoğlu Terminal Sahnesi’nde hangi oyunları oynuyorsunuz?
Kayıp Oyun’u oynuyoruz; uzun format denilen, tamamen doğaçlama müzik üzerine kurulu, seyircinin hissettiklerinden hikâyeler oluşturduğumuz iki perdelik bir oyun sergiliyoruz. Bu oyunu on beş günde bir, Bir Zamanlar adlı oyunla dönüşümlü oynuyoruz. Bir Zamanlar, dünyada olmayan bir format. Psikolog Tolga Erdoğan moderatörlüğünde gelişiyor. Bu konsept Koray Tarhan’a ait. Psikolog arkadaşımız Tolga’nın öykü kurma tekniğini alarak sahneye taşımak gibi. İnteraktif kartlarımız var, seyircilere o kartlarda olan resimleri gösteriyoruz, “Bu kimdir, bu nedir?” gibi sorular sorup onların cevaplarından yola çıkarak bir öykü oluşturuyoruz. Seyircinin çağrışımlarını sahnede oynuyoruz. Bir de kabare oynuyoruz cumartesileri, adı Ne Ala Temaşa. O bizim nazar boncuğumuz, ondan vazgeçemiyoruz. Pazar günü de Haftanın Elemanı adında yarışmamız var. Ondan biraz önce bahsettim zaten.

-Son olarak, okuyuculara sahnelediğiniz oyunlarınızla ilgili ne söylemek istersiniz?
Anında yaratılan bir şeye yakın olmak, oyunların içinde olmak, oyunları elini atıp değiştirebilmek inanılmaz haz verici bir şey seyirci için. Sahnede olana, el çırparak müdahale edebilmek çok büyülü… Seyircinin hareket edebiliyor olması bence gerekli.