Hedefimiz müzik yaparak ölmek

“Müzik tutkunu iki genç adam Serhat Karan ve Uğur Ateş ile çocukluklarından üniversite yıllarına kadar uzanan müzik serüvenlerini, ardından 4. Hollywood Media Müzik Ödülleri’nde elde ettikleri başarıyı konuştuk. Söyleşiden sonra başarının onlara ne kadar yakıştığını düşündüm. Asıl başarı o başarıyı taşıyabilmektir ve bu da asaletten gelir. Sanat dünyasının bu iki iyi kalpli ve asil müzisyenlerine başarılarının devamını diliyorum.”

- Ne kadar zamandır müzik ile uğraşıyorsunuz?

Serhat Karan: Ben on beş yaşından beri uğraşıyorum. Bir kurs merkezinde gitar dersi almaya başladım. İki sene devam ettim ondan sonra lise başladı. Lise başlayınca grup kurdum. Sonra üniversite başladı. Üniversitede otomotiv bölümdeydim. Müzikten vazgeçemedim ve Haliç Ünivertsitesi Türk Müziği Konservatuvarı’na girdim. Orada Uğur ile tanıştım. Yani on beş yaşından beri müzik yapıyorum. On üç senedir.  Özlem Yıldırım: Neden Türk Müziği? Serhat Karan: Anne ve babadan dolayı evde çok dinleniyor. Bir de enstrüman seçimi oluyor konservatuvarlarda, orada da ud seçtim. Müzik çok geniş bir yelpaze olduğu için onu da bilelim dedik. Halk müziği dersleri de vardı okulda, öğrenmek için bazen o derslere de misafir giriyordum. Sadece Türk Müziği olarak bakmamak lazım.

Uğur Ateş: Ben bağlama çalmaya ilköğretim sonda başladım. Çalmaya lisede de devam ettim. Lise bitince Haliç Üniversitesi’ne girdim. Orada da halk müziği ağırlıklı okudum.

Özlem Yıldırım: Bağlama çalmaya nasıl karar verdiniz, kim teşvik etti? Uğur Ateş: Ben zaten ailemin yapısı gereği bağlamayı çok tanıyan bir insandım. Tunceli’liyim. Bizim kültürümüzde bağlamaya telli kuran denir. Çünkü her evde baş tacıdır, yükseğe asılır. Ama çok fazla halk müziğine yakın değildim, onunla aramda bir mesafe vardı. Sonradan bir bağlama aldı babam, halk eğitimde kursa başladım. Acayip bir derya; beni bayağı sardı, içine aldı. Başka bir enstrüman da olabilir ama; felsefesi, düşüncesi olarak bağlamayı başka bir yerde tutuyorum. Özlem Yıldırım: Çalabiliyor musunuz başka bir enstrüman? Uğur Ateş: Lavta çalıyorum. Bu çok kullanılan bir saz değil. Benim de lavta ile tanışmam çok ilginç oldu. Bir yerden alacağım vardı, onun yerine bir saz al dediler. Ben de o sazı aldım. Onu çalmaya başladım ve lavtadan paralar kazandım. Projelerimde de çok kullandım. Özlem Yıldırım: Serhat Bey, peki siz hangi enstrümanları çalıyorsunuz? Serhat Karan: Gitar, ud.

- Kaç senedir birlikte iş yapıyorsunuz ve nasıl bir araya geldiniz?

Serhat Karan: Üniversitenin başında sadece sınıf arkadaşı gibiydik. Sonra Uğur, King Production’da çalışmaya başladı hâlâ da orada. Ben de reklam ve televizyon işleriyle ilgili müzikler yapmak istiyordum. Bu mevzuyu Uğur’a açtım. Sonra ben de oraya girdim. Dört senedir birlikte iş yapıyoruz. O prodüksiyon şirketinde birlikte iş yaparak başladık. Zaten öncesinde de arkadaştık.

- 4. Hollywood Media Müzik Ödülleri’nde en iyi beste ödülünü alan ilk Türk bestekârlarsınız. Adaylıktan ödüle kadar uzanan süreç hakkında bize ne söylemek istersiniz?

Uğur Ateş: Takip ettiğimiz iyi besteciler var Hans Zimmer gibi. Onların ödüllendirildiği bir yarışmaydı bu. O yüzden de yarışmadan haberimiz vardı. Sonra Nokta isimli besteyi kaydettik. Onu kaydetme sürecimiz de çok bunalım bir süreçti. Gece üçte, dörtte çıktı o beste.  Bu yarışmaya internetten başvurduk. Adamlar zaten her şeye açık. Bizim insanlarımız kendi kültürlerine kapalı olduğu için, bize sanki dünyanın her yerinde böyleymiş gibi geliyor. Bir de konumlandırma sıkıntısı var. Yaptığın işi doğru yere konumlandırman için, dünyanın neresinde ne olup bittiğini iyi bilmen gerekiyor ki kendini bir yere koyabilesin. Bu bizim için bir fırsattı. “Anlayabiliyorlar mı bizim müziğimizi?”diye merak ediyorduk. Çünkü müziğin içinde bağlama var, cura var… Bu adamlar zaten aday olarak gösterir çünkü onlar için ‘asıl’ olan şey müzik. İnternetten kazandığımızı gördük. Sonrasında da resmi davetiye geliyor zaten. İki ay önce davetiye geldi sonra gitme telaşı başladı.  Orada çok iyi müzisyenler vardı. Bu, sadece bizim bireysel aldığımız bir ödül değil. Jürinin kulağına bizim müziğimiz o anda daha hoş gelmiş, hepsi bu. Orada bizden çok daha iyileri vardı. Müziği çıkaran kişi ne hissediyorsa asıl olan odur. Yoksa biri beğenir, diğeri daha az beğenir. İki ucu açık bir şey.

- Türk olduğunuz için bir ayrım yapılmadı mı?

Uğur Ateş: Aslaa, asla. Serhat Karan: Biz de ilk başta korkmuştuk ama hiç öyle bir şeyle karşılaşmadık. Uğur Ateş: Bayağı ödül aldık işte. Temsil ettiğimiz hadise için önemli bu. Ülkenin kültürünü ortaya koyup orada tanıtmak, sonra bunun karşılığını almak çok hoş. Bu da kendi içinde bir devrim gibi gerçekten. Bağlama, guduk, curayı o yarışmaya sokup sonra ödül almak güzel bir şey.

- Bu ödülün dünya müzik piyasasındaki önemi ve yeri hakkında bize bilgi verebilir misiniz?

Uğur Ateş: Oscar’ın habercisi olarak adlandırılıyor. Konseptini bütün törenlerden ayıran bizce en önemli şey; az popüler bestecilerle, çok popüler bestecileri aynı sahnede, aynı salonda yarıştırıyorlar. Benim müziği daha iyiyse, benim müziğim ödül alıyor.  Orada bizden daha popüler insanlar vardı. Bayağı ciddi bir ödül bu.

- Bunu normal bir olaymış gibi anlatıyorsunuz. Kendinizi bir anda şöhretli insanların arasında buldunuz. Merak ediyorum, ne yaşadınız oraya gidince?

Uğur Ateş: Onu bize çok hissettirmediler emin ol. Aynı salondayız ama hiçbir şey olmuyor. Kimse hissettirmiyor şöhretli olduğunu.

- Bu ödül kariyerinizde ve meslek hayatınızda ne gibi değişikliklere yol açtı?

Serhat Karan:  Geldikten sonra görsel ve yazılı basından epey ilgi gördük tabii. Bir ay boyunca kanaldan kanala gezdik, gazetelerde haber olduk. Şimdi o da duruldu. Onun dışında pek bir şeyi değiştirmedi. Kendi işlerimize devam… Bu bir deneyim ve başarıdır o kadar. Uğur Ateş: Bu sorularla sıkça karşılaşıyoruz ama bu ödül bir şeyleri değiştiriyorsa orada bir sıkıntı vardır. Şöyle bir değişim oldu tabii ki, daha fazla inandık. Bizimle iş yapan insanlar da bize daha çok inandı. Güzel olan burası.

- İkinci albüm ne zaman geliyor peki?

Uğur Ateş: Albüm ne zaman çıkar onu bilemiyoruz ama asıl bizim solo bir parça var çıkış yapmak istediğimiz. Ona çok yoğunlaştık. Pop rock tarzında bir albüm olacak. İstanbul albümü 2010’la alakalı bir durumdu. Yeditepe yedi beste… Bu birazcık daha bizim sevdiğimiz, çalarken söylerken mutlu olduğumuz şarkılardan oluşuyor. Sehat Karan: İstanbul bir konsept albümüydü. Bu sefer klipleri de olacak olan şarkılar geliyor.

- Aldığınız bu ödülün Türkiye’deki yansımaları nasıl oldu, nasıl tepkiler aldınız? Aynı takdiri kendi ülkenizde de aldığınızı düşünüyor musunuz?

Uğur Ateş: Siyasi olarak bakmayacağım hadiseye, daha insani bakacağım. Gidiş sürecimiz maddi olarak biraz sıkıntılıydı. Kültür Bakanlığı, Hangar ve Haliç Üniversitesi bize sponsor oldu. Özellikle, Ertuğrul Günay çok inandı ve bayağı destek oldu bize. Döndükten sonra takdir belgesi yolladı. Egemen Bağış da aynı şekilde… Güzel olan da bu. Bunun dışında ekstra bir beklentimiz yoktu. Serhat Karan: Amerika öncesi hiçbir iş yapmayıp da bizim bu hayata Amerika’yla başladığımızı zanneden bir kitle var. Özlem Yıldırım: Bu söyleşide zannetmeyecekler. Serhat Karan: Bunun öncesinde İstanbul albümü zaten çıkmıştı, reklam ve dizi müzikleri yapıyorduk. Amerika bunların üzerine geldi. Bunun sonrasında bir şeylerin değişmesine gerek yok. Bu bir ödüldür, insanlar ödül törenlerinde ödül aldıktan sonra kendi işlerine geri dönerler. Biz Amerika’yla var olmadık. Şu an hayatımız normal geçiyor. Olması gerektiği gibi.

- Bu ödül Türkiye bazında grubunuzun ve yaptığınız işin popülaritesini etkiledi mi?

Uğur Ateş: Çok yerinde bir soru. Evet tabii ki etkiledi. Keşke etkilemeseymiş.

- Rahatsız mısınız bu durumdan?

Bu bir var olma hadisesiyle biz daha önce de vardık. Bu noktada sıkıntılıyız. İnsanlar gerçekten bizi araştırsa, daha önce yaptığımız işlere baksa çok mutlu olacağız. Böyle bir kitlemiz de var ve ben bu kitleyi çok seviyorum. Bizi anlamayan 50.000 kişi olacağına bizi anlayan 5 kişi olması daha anlamlı.

- Kadıköy’de (Hasanpaşa) hayata geçirdiğiniz Emek Sahnesi’nin, Emek Sineması’na ithafen açıldığını biliyoruz. Bu yeni oluşum ve sahnenizle ilgili neler söylemek istersiniz?

Uğur Ateş: Tiyatro, müzik yani sanat; deli işi olduğu için, özellikle bu memlekette, böyle bir sahneyi var etme çabası gerçekten delilik. Burada da bayağı deli var. Özlem Yıldırım: O zaman geleceği var. Uğur Ateş: Kesinlikle var. Biz de bu ekibin içindeyiz. Tabii ki buranın can direği arkadaşımız Pınar Yıldırım. Onun etrafında şekilleniyor her şey. Onun çok ciddi bir enerjisi var. Hepimizi bir araya topladı. Biz normalde çok kalabalık ortamlarda çalışabilen adamlar değiliz. Daha çok kendi kurduğumuz dünyamızda yaratıyoruz işlerimizi. Onun için de bizim açımızdan bir farklılık oldu ve iyi de oldu. Serhat Karan: Sahnesini açıyorlar bize sağ olsunlar, biz de konserler veriyoruz. Eğitmenlik de yapıyoruz. Elimizden geldiğince yardım ediyoruz. Her ay oyunlar çıkıyor. Emek Sinema Günleri başlayacak yakında. Sahnenin sanat direktörlüğünü yapan Mehmet Kala, üniversiteden çok eski arkadaşımız. O çok donanımlı bir adam. Burada olması bizim için de, ekip için de çok büyük bir şans. Onun bakış açısı tamamen sanat bakış açısı. Her şeye estetik kaygıyla yaklaşıyor. Atölyelerimiz var. Konservatuvara hazırlık, oyunculuk, müzik ve enstrüman eğitimi, dans, resim… daha da iyi olacak. Ekibin oyuncuları; Alican Çolak, Baki Çiftçi, Barış Atay, Betül Berk, Burak Tutal, Candeniz Sağlık, Caner Erdem, Cem Okan Yılmaz, Ceysu Aygen, Emre Akıl, Gamze Bayraktaroğlu, Gökhan Yıkılkan, Gülşah Uçar, Hakan Yanık, Hasan Karakurt, Kardelen Akbay, Kerem Arslanoğlu, Osman Büyükercan, Pınar Yıldırım, Sinem Güven, Serhat Kaplan, Tunahan Büyükercan, Zeki Haşhaş, Zeynep Bayraktar, Zeynep Çelik’tir. Arkadaşlarımızın hepsi, birbirinden yetenekli.

- Peki, Emek Sahnesi’nde sizin üstlendiğiniz roller nelerdir?

Uğur Ateş:  İkimiz de sahnenin müzik direkörüyüz. Buranın oyunlarına müzik yapıyor, atölyelerle ilgileniyoruz. Ben bağlama dersleri veriyorum, Serhat gitar ve ud dersleri veriyor. Bunlar bir görev değil, arkadaşlarımızla sevdiğimiz işi yapıyoruz. İşin keyif kısmı yüzde doksandır.

- Siz tarz olarak melodiye söz yazarak müzikal üretim yapıyorsunuz. Sizce melodiye söz yazmak mı, söze beste yapmak mı bir müzisyen için artıdır?

Serhat Karan: Bilmiyorum ki herkesin düşüne şekli farklı oluyor. Kimisi melodiye söz yazar bizim gibi, kimisi söze beste yapar ya da bir şiiri sever, alır ona beste yapar. Onun artısını eksisini pek bilemeyeceğim ama bizim aynen belirttiğim gibi yapış şeklimiz melodiye söz yazmak. Bunun değişmeyeceği anlamına gelmiyor, değişebilir de. Düşünme şekli çok kollu.

- Sizce hangisi daha akılda kalır?

Uğur Ateş: Ben melodiye söz yazmayı tercih ediyorum.

- İçinizden böyle yapmak geliyor, gelmese yapamazsınız fakat; bu bir yerde de tercih mi? Biz farklıyız, bizim bir duruşumuz var hadisesi mi acaba?

Uğur Ateş: Müzik çok soyut olduğu için, hissettirdiği şeyler çok farklı oluyor. Bir saat sonra yapacağım müzik ile bir saat sonra yapacağım müzik arasında korkunç bir fark var. O yüzden o an ne geliyorsa… Asıl olan o müziğin çıkması. Söz olur olmaz hiç önemli değil. Beraber oturup çalarken de bir beste çıkabilir. Öyle olduğu da çok oldu. Nitekim Nokta’nın bir gece üçte çıkmış olması gibi. Öyle bir kalıbımız yok. Hiçbir tarza da önyargıyla bakmıyoruz. Beğenimiz, estetik anlayışımız farklı olabilir ama asla şu şöyledir diyemeyiz. Bizim haddimize de değil o. Kendi yaptığımız işte var tabii bu. Bir disiplin içinde yapıyoruz. Ama bu, bizim olduğu için böyle.

- Müzik tarzınızı tanımlamak gerekirse, siz nasıl tanımlarsınız?

Serhat Karan: Reklam ve benzeri işler yaptığımız için bütün müzikleri takip etmemiz gerekiyor. Bu iş için bir tarz söylemek yanlış olur. İstanbul albümü ise etnik ve Türk Müziği ağırlıklı bir albüm. Ama esas olarak bizim ilerde yapacağımız besteler pop-rock. O yolda da gider diye düşünüyoruz. Uğur Ateş:  Yaptığımız işler tam bir tarza da oturmuyor aslında. Medya işi yaptığımız için biraz ihtiyaca göre şekil verme söz konusu.

- Sahne çalışmalarınız ve konserlerinizle ilgili okuyucularınıza ne söylemek istersiniz?

Uğur Ateş: Bu ay üç tane var. Yakın tarihli olan 19 Mayıs2012 Cumartesi günü Emek Sahnesi’nde. 26 Mayıs 2012 Cumartesi günü de Sanatı Severler Derneği’nde (SASET) konserimiz var. Biz genelde konser seçiyoruz. Çok uzun süre konser vermedik.

- Mutlu olmadığınız yerlerde var olmuyorsunuz diyebilir miyiz?

Serhat Karan, Uğur Ateş: Asla!

- Beğendiğiniz ve belki size ilham veren Türk ya da uluslararası alanda besteciler kimlerdir?

Serhat Karan: Çok var aslında. Belli başlı sayalım. Aşık Veysel, Neşet Ertaş, Orhan Gencebay, Sezen Aksu, Nirvana, Pearl Jam, Radiohead, Beatles, Led Zeppelin, Hans Zimmer diye gidiyor.

- Müzikal tarzınız çerçevesinde çıktığınız bu yolda hedeflediğiniz bir amaç ya da ilke var mı? Örneğin Anadolu müziğini dünyaya tanıtmak gibi…

Uğur Ateş: Öyle bir vazife içinde görmüyoruz kendimizi. Onu da çok doğru bulmuyoruz. Bu kadar kültürel olan bir şeyin, global anlamda tutma durumu zaten olamaz, olmasın da. Müzik herkese bir şeyler hissettirebilir. Yaptığımız müzik bugün Kanada’da da satılıyor, İngiltere’de de satılıyor. Oradaki insanlar bir şey hissedebilir. Ama bunu bir vazife gibi, oradaki insana bunu ben dinleteceğim gibi bir durum bizde yok. Öyle yapan insanlardan da hoşlanmıyoruz.

- Tamam, Anadolu Müziğini dünyaya tanıtmak gibi dertleriniz yok, peki hiç mi hedeflediğiniz bir amaç yok?

Serhat Karan: Var, müzik yaparak ölmek. Müzikten kazanıp sonra da vefat etmek. Başka da bir şey yok. Çünkü, Türkiye’de müzik yaparak hayat geçindirmek zor bir şey. Tek hedefimiz iyi müzikler yapmak.

- Benim sorularım bitti, sizin son olarak söylemek istedikleriniz var mı? Belki bir sitem de olabilir bu.

Serhat Karan:  Evet var. Arkamızdan konuşulanlar hiç hoşumuza gitmiyor. “ Serhat’la Uğur mu ödül almış Amerika’da, Allah Allah ?!” gibi bir durum var. Hocalarımızdan kimse samimi bir şekilde bizi tebrik etmedi. Onların derdi müzik değil. Onların derdi başka. Amerika bizi biraz büyüttü. Her şeyi gördük. Haliç Üniversitesi’nde yıllarımız geçti, şimdi de yüksek lisans yapıyoruz. İçten bir tebrik beklerdik. O okulda kimseye selam vermem artık. Yaptıkları çok ayıp. Uğur Ateş:  İnsanların kişilikleri vardır… İşi, eşi ve çevresindeki diğer her şey. Egoları bunların önüne geçiyorsa o iş bitmiştir. Bizdeki sıkıntı, sanat yapan insanların sanat ahlakından bihaber olması.

Fotoğraflar için Sinem Öcal’a teşekkürler.