Kayıp Mirina

mirina-fotograf

Vaktinden önce doğdu Mirina. Annesi doğum esnasında öldüğünde belki de Mirina için kayıp hayat hikâyesi çoktan örülmüştü. O bir kral kızıydı. Arleyba Kıtası’nın biricik prensesi.

Prenses dadısının kontrolünde büyütülürken, kral kızını en iyi şekilde yetiştirmek için gereken her şeyi hazırlamıştı bile. Şatonun taştan zeminine basa basa büyüdü Mirina. En sevdiği aktivitesi taşa basmaktı. Taşın o pürüzlü doğasını ayak tabanında hissetmek ona haz veriyordu. Dadısı hastalanacağından korkup basmamasını söylese de onu kıramadığı için müdahale etmiyordu. Böyleydi Mirina, onu herhangi bir sebepten dolayı kıramazdın, dolayısıyla ona kızamazdın. Gözlerinin delici ve aynı zamanda tatlı bir etkisi vardı insan üstünde. Sana baktığında sanki tüm vücudun önce irkilir, buz keser sonra da bedenini kadife bir derinin kapladığını hissederdin. Hiç konuşmadı Mirina. Belki de gözlerinin tesirinin kuvveti bundandı, bilinmez. Bazen dalardı… Bir noktaya sabitlenir, duvarda delik arayan kediler gibi duvarı incelerdi. O an, onu öylece görseniz ağlayasınız gelirdi, yüzünde öyle bir dinginlik.

Kral nice hekimleri şatoya getirdi. Kızının nesi olduğunu öğrenmek istiyordu fakat hekimler hiçbir şey bulamadı. Belki de zaten bulunacak bir hastalığı olmadığındandır. Kimse ile doğrudan iletişim kurmazdı. Onunla iletişime geçmek neredeyse olanaksızdı. Sanki Mirina o değilmiş de bu onun yansımasıymış gibi. Eğer bir paralel evren varsa, Mirina oradaysa, o zaman belki de aslında diğerleri de birer yansımaydı? Mirina saatlerce o duvarda paraleldeki kendini mi arıyordu, bu yüzden mi konuşamıyordu? Belki diğer herkesten daha fazla farkındaydı. Belki de o bir cadıydı.

Sessizliğinin ve dinginliğinin ötesinde bir yaşama sevinci vardı Arleyba prensesinin. Her sabah odasının ormana açılan küçük penceresinden bakıp saçlarını uzun uzun tarardı. Sanki ormana değil de aynada kendine bakıyor gibi. Dadısı sabırla saç tarama seremonisinin bitmesini beklerdi çünkü asla tek başına giyinemezdi. Hangi elbiseyi giyeceğine karar vermek onun için zordu. Sisli puslu kafası, fazlaca düşünme huyu onu yavaşlatıyordu. En azından dadısı böyle düşünüyordu ama belki de bir elbise seçip ondan vazgeçmek ardından dakikalarca gözleriyle elbiseleri taramak onun için bir oyundu. Garip alışkanlıkları vardı Mirina’nın. Bazı akşamlar bahçeye dadısıyla çıkar, yere uzanır ve parmaklarıyla yıldızları tek tek gösterirdi. Gökyüzünde kaç tane yıldız olduğunu mu öğrenmeye çalışıyordu, her seferinde bunu yapmaya üşenmiyor muydu, kolu yorulmuyor muydu? Kolu öyle dakikalarca havada… Bu fasıl bittikten sonra hep aynı şey olurdu. Bu kez yüz üstü döner, kulağını iyice toprağa yapıştırır ve elleriyle toprağı sıkardı. Kollarını yana öyle bir açardı ki, görseniz toprakla kucaklaşıyor sanırdınız. Sağlığından şüphe duyulan Mirina acaba toprağın söylediği bir aryayı dinliyor olabilir miydi diğer hiç kimsenin duyamadığı?

Gecenin ilerleyen saatlerinde üşüyor gibi görünürdü, aynı zamanda bundan keyif aldığını da anlayabilirdiniz. Düşünülenin aksine bir kere bile hastalanmadı. O kırılgan görüntüsünün içindeki gücü hissedebilirdiniz. Bu yüzden daha ilk bakışta insanı allak bullak eden bir aurası vardı. Çıplak ayakları ile taşa basan, toprakları avuçlayan bu kadın insanlar arasında yürürken, bilirdiniz ki Arleyba prensesinin ta kendisi. Bunu bilmeyenlere birinin söylemesi gerekmezdi.

Bir tek uykuya dalarken irkilirdi Mirina. Çocukluğundan kalma bir tik gibi düşünebiliriz bunu. Dadısı bu yüzden her gece, o uykuya dalana dek baş ucunda beklerdi. O irkilme anında dadısının kolunu sıkar, derin bir nefes alır; aldığı nefesin ve dadısının varlığının desteği ile rahatlayıp nihayet uyumak özgürlüğüne erişirdi.

Yine bir sabah saçlarını taramak üzere tarağını eline aldı, pencereye yöneldi, saçlarını taramaya başladı. Dadısı her zamanki gibi onu giydirmek için bekliyordu. Prenses saçlarını tararken ilk kez durdu ve aynaya yöneldi, dadısı tebessüm etti ve “Güzelsin!” dedi. Aynaya bakıyor olması belli ki dadısını keyiflendirmişti. Seremoninin sonuna geldiğini düşünüp elbise dolabına yöneldiğinde bir ses duydu: “Mirina…”. Bu ses ne erkek ne de kadın sesiydi, sanki ikisini de içinde barındırıyordu. Dadı hızla prensese döndü fakat prenses orada değildi. Yirmi saniye önce oradaydı ve şimdi yoktu işte. Tüm şatoyu baştan aşağı aradılar. Kral, kızını aratmak için birçok insan tutmasına rağmen kıralın kızı bulunamadı.

En son bulunduğu yer, odasındaki aynanın önü oldu.

Mirina’yı bir daha kimse görmedi.