Nereden Bilecektin?

gökkuşağı

Hey etrafına bak, yarattıklarına bir bak, başarılarına… Dön, dön ve bir daha bak. Ah be çok yalnızsın aslında, çok da korkak. Haydi itiraf et.
Etrafındakiler yok olduğunda, yani bir başına kaldığında geriye senden ne kaldığıyla alakalıdır güç; geçmişin hayaletlerinden ne kadar korkmadığınla… Yüreğine ne kadar çok sevgi sığdırdığınla… Karşılık beklemeden sevdiğinde, ihtiraslarını ezip geçtiğinde, kıskançlıklarını yok ettiğinde büyük büyük adamlar oluyorsun da, diğer türlü güçlenirken kendini kandırıyorsun. Çünkü o zaman korkuyorsun. O gitmeden gitmeli; ölmeden öldürmeli, üzülmeden üzmeliyim diyorsun ya hani, fena halde çuvallıyorsun.
Serde tatminsizlik var ya; bu sebepten hep arıyorsun, üstelik ne aradığını ve neden aradığını bilmeden gerçekle hayal arasındaki boşlukta dolanıyorsun. Ne gerçeğini kabulleniyor ne de hayallerine inanıyorsun. Hele hele kendini bir halt zannettiğinde ne de komik oluyorsun. Oysa çocukken ne de güzel ne de özeldin öyle. Kim çaldı senin çocuğunu?
Büyüdüğünü, olgunlaştığını zannettin, onu kaybedince, oysa ne kadar da sefilleştin. Haydi çıkart kılıcını ve savaş. Kan koksun ortalık, artık kim kimi öldürürse. Sevişmeyi öğrenmeden; sevmenin, dokunduğun yerle değil de nasıl dokunduğunla alakalı olduğunu bilmeden acıtın, kanatın birbirinizi. Çirkinleşmenin, kirlenmenin tadını çıkartın gerçek tatlardan ne kadar yoksun olduğunuzdan bihaber.
Onların, şunların, bunların hayalleriyle de dans edebilseydin keşke. Zira tek başına dans etmek pek keyifli olmuyor. Sonra gökkuşağı var bir de… Gökkuşağına bakıp geçmeseydin, ayrı ayrı her rengi inceleyip hepsinin tek tek güzel ama bir aradayken daha güzel olduğunu anlayabilseydin. Kendini benzersiz zannederken asıl diğerleriyle bir aradayken eşsiz olabildiğini kavrayabilmen için kaç kez gökkuşağına bakman gerekiyor? Yazık ki gökkuşakları kolay kolay oluşmuyor.
Etrafına bir bak, bu defa gerçekten bak; kendi tasarladığın, camında yalan dünyanın resmi olan gözlüklerini çıkartarak… Ne kadar da korkmuşsun ve korkmamak için korkutmuşsun onları.
Kaçmış gitmişsin uzaklara, vardığın yerin geldiğin yerle aynı olduğunu kavrayamamışsın. Bilememişsin, o kadar aynısın ki ne kadar uzak olursa olsun vardığın yer, aynılaşıyor sen gidince.
Sen ona dönüşeceğine, o sana dönüşüyor. Çünkü alışmışsın bir kere hükmetmeye. Eee, hani özgürdün sen, kafana koyduğun gibi giderdin; böyle özgürlük olmaz bilmez misin? Bu yüzden hep tutsak hissettin. O en marjinal duruşunla etrafındakilere, bağlılığın saçmalık olduğundan bahsederken, asıl derdinin terk edilme korkusu olduğunu fark etmiş miydin?
“Ben çok güçlüyüm, basar giderim. Sabahında olanları unutur, çok üzerim,” demenin güçsüz kalelerinin dili olduğunu görenler, o kalelerini yıktığında, nasıl da çıplak kalıverdin. Ne kadar büyük bir yalanın içine kendini hapsettiğini fark edememen, senin en büyük fakirliğin.
Bencillik ve kötülüklerinle beslediğin başarıların o fakir edebiyatını taçlandırırken, gerçek zenginliğin anlamlı ve büyük başarısızlıklar olduğunu nereden bilecektin.