Tiyatroda en çok özlediğim şey sıkı bir kara komedinin içinde olmak

W. Shakespeare - Onikinci Gece, Viola

Bazen öyle özel bir gün yaşanır ki unutamazsın. 1 Haziran 2015 Pazartesi de öyle bir gündü. Bu günü bana yaşatan kadın, değerli hocam, güzel oyuncu Devrim Yakut’tan başkası değil. Okuldan çıktığımda ruhum hâlâ sahnede dolanıyordu. Hayatımın en güzel dersi gerçekleşmişti. Tanıştığımız ilk günden bu yana sessizce seyrettiğim; her cümlesini, anlattığı her hikâyeyi kaydettiğim bu tatlı kadının kafasının içini çok sevdim. Tam buldum derken bana başka kapıları, pencereleri keşfettiren hocamı nasıl sevmezdim? Onu dinlemelere doyamadığımdan gittim söyleşi yaptım. Çocukluğunda, öğrencilik yıllarında, gençliğinde nasıl bir Devrim’di? Bugünkü Devrim o kadar eğlenceli ki, insan merak ediyor. Hangi rollere, hangi insanlara, hangi hikâyelere değdi de bu kadar sihirle doldu? Ben sordum, o cevapladı ve her cevap, öylesine sarf edilmiş cümlelerden o kadar uzak ki. Bu yüzden tüm kalbimle şunu söyleyebilirim; benim dinlemelere doyamadığım bu sihirli kadının söyleşisini, siz de okumalara doyamayacaksınız.

Tiyatroya ve oyunculuğa olan ilginizi nasıl keşfettiniz, profesyonel olarak bu işi yapma kararını nasıl ve ne zaman aldınız?

Ben evde hep çok mukallit bir çocuktum. Fakat dışarıda çok içine kapanıktım. Babam; açılayım, kendimi ifade edebileyim diye beni bir tiyatro kursuna yazdırdı. O sıralar ilkokuldaydım. İlkokul öğretmenim de yazmamı, oynamamı istiyordu. Ben 13, 14 yaşlarındayken, babam Adana’da görevliydi. Yine aynı içekapanıklık nedeniyle beni bir tiyatro kursuna yazdırdı. Ondan sonrası geldi zaten. Sahneye ilk 14 yaşında çıktım. Adana Devlet Tiyatrosu o zaman kurslar açardı. En küçükleri de bendim içlerinde. Liseyi bitirme aşamasında tek tercihim vardı, tiyatro bölümü. Oldu ve devamı geldi.

Ben Ankaralı olduğunuzu sanıyordum Adanalı mısınız?

Adanalı da değilim, Ankaralı da. Türkiyeliyim diyelim. Ben asker kızıyım. Erzurum’da doğdum, İstanbul’da büyüdüm, Kıbrıs’ta bulundum, Adana’da okudum. Ankara’da üniversite okudum sonra yine döndüm Adana’da çalıştım falan filan. Çok karışık.

Neden Ankara Dil Tarih? Özel bir istek miydi bu?

Dil Tarihe ilk önce tiyatro kuramları okumak üzere girdim. O zamanlar üniversite sınavıyla alıyordu o bölüm. Bizim zamanımızda internet yok, dershane yok… Edirne Keşan’da bitirdim ben lise sonu. Bir tane kitapçık vardı üniversiteleri tanıtan. O da elden ele dolaşıyordu. Tiyatro okumak istiyorum ama nasıl girildiğini bilmiyorum. O kitapçıkta Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nin tiyatro eğitimi verdiğini gördüm. Sonradan anladım ki, o broşürde yetenek sınavıyla alan okullar yazmıyordu. Ben de ilk tercih olarak Dil Tarih Coğrafya’yı yazdım. Bir de baktım ki oradan oyuncu olunmuyor. Tiyatro eleştirmeni, tiyatro yazarı yetiştiren bir bölümmüş. Çok mutsuz oldum. Sonra oyunculuk bölümü açmaya karar verdiler. Ben de üç yılımı yakıp, tekrar yetenek sınavına girdim, kazandım ve oyunculuk okudum. Girişim tesadüfen oldu sonrası ise bilinçli.

Bu meslekle ilgili kararlar alırken tereddütleriniz oldu mu? Zaman zaman bu iş için yeterli olmadığınız yanılsamasını yaşadınız mı?

Oldu, olmaz olur mu, hâlâ var. “Tamam, ben yeterliyim.” dediğin an, mesleğin bittiği an. Şimdi biz hayatta şöyle diyebiliyor muyuz: “Tamam, artık ben yeterliyim, her şeyi biliyorum.”? Bizim mesleğimiz de öyle. Ama üçüncü sınıftayken bir ara okulu bırakmayı düşündüm, çünkü kötü bir dönemdi benim için. Ne yapıyorum ben, diye çok yabancılaştım. Sonra bir sınıf arkadaşım, “Aklını başına topla!” dedi.

Yabancılaşmanıza sebep neydi?

Bizim okulda, üçüncü sınıf zor bir yıldır. Çok fazla yük vardı üstümde. Sürekli oyun oynuyorduk ve para kazanmam gerekiyordu. Hayal ettiğim şeyler olmuyordu. Ama şimdi dönüp baktığımda iyi ki o okuldan mezun olmuşum, hiç pişmanlığım yok.

O okuldan mezun olanlar  daha farklı oluyorlar sanki?

En azından benim kuşağımda çok yönlü bir eğitim verilirdi. Şimdilerde ne yaptıklarını bilmiyorum, ama o geleneğin devam ettiğinden eminim. Hem dramaturji derslerinden çok iyi notlarımız olmalıydı, hem reji dersinden geçmek zorundaydık. Eleştiri inceleme, sanat felsefesi, oyunculuk… Bizim hocalarımız, aza kanaat etmezdi. Örneğin, kâğıdım geçer not olmasına rağmen, hocam beni dersten bırakmıştı. O zaman çok sinirlenmiştim. Sonra dedi ki: “Nasıl başlarsan öyle biter. Bu meslekte sıradanlığa yer yok. Ya en iyi olmalısınız, ya da zaten olmazsınız.” Şimdi ben de hep öğrencilerime onu söylüyorum. Bu meslekte kötü oyuncu diye bir şey yoktur. Ya oyuncudur ya da değildir. Geçirdiğim eğitim süreci oldukça meşakkatliydi ve bütün meslek hayatım boyunca çok büyük faydasını gördüm. Analitik bir zekâya sahip kılmış bizi. Hızlı düşünme, hızlı karar alabilme, karakter yaratmakta daha mahir olmak… Çok mutluyum oradan mezun olduğuma.

O dönemde size ilham veren oyuncular, seyredip de çok etkilendiğiniz oyunlar oldu mu?

Bizim dönemimiz, Ankara Devlet Tiyatrosu’nun en parlak zamanları idi. O günlerin tekrar gelmesini hayal ediyorum bütün kalbimle. Biz okuldan çıktığımız zaman, sevgilimizle oyun seyretmeye giderdik. Öyle bir çekim alanıydı ki orası! Sevgilinle beraber yapacağın en iyi eylem, Deli Dumrul’u sekiz kere seyretmekti. Maral Üner’den Hüzzam’ı belki on sekiz kere seyretmek, Selçuk Yöntem ve Tülay Bursa’nın Sevgili Palyaço’sunu defaten seyretmek, Zeynep Eronat’la Selçuk Yöntem’in Peynirli Yumurta’larına hayran olmak gibi şanslarımız vardı. Yurt dışından çok fazla turne gelirdi. Berliner Ensemblelar, Theater an der Ruhrlar… Onların oyuncularıyla neredeyse ahbap olarak geçirdik biz öğrenciliğimizi. Olağanüstü rejiler, olağanüstü oyunculuklar seyretme şansımız oldu.

O halde beğenmeniz de zor oluyordur?

Zor beğenmeyi bir madalya saymıyorum. Konumum gereği mecburen öyle oluyor. Fakat kimseyi incitmemeyi, örselememeyi şiar ediniyorum kendime. Benim için artık en önemli ölçüt şu: Samimiyet, içtenlik ve benim tenimi titretmesi. Çok güzel reji, olağanüstü buluşlarla falan ilgilenmiyorum. O zaman da ilgilenmiyordum. O rejileri olağanüstü bulmamdaki sebep hiç yapılmayanı yapmış olmalarından ziyade, bu işi çok sıcak, samimi, içten yapıyor olmalarıydı. Ben de hep öyle yapmaya gayret ettim bütün meslek hayatım boyunca.

W. Shakespeare - Onikinci Gece

W. Shakespeare – Onikinci Gece

Anadolu’nun farklı yerlerindeki devlet tiyatrolarında görev almışsınız. Bunun size mesleki olarak getirisi ne oldu? Çalıştığınız yerlerdeki seyirci kesitini değerlendirirseniz neler söylersiniz?

Bizim mesleğimizin olmazsa olmazı, malzemesi insan olduğu için, çok gezmek büyük bir avantaja dönüşmüş. Mesela şöyle anlatayım; ben birini uzaktan gördüğüm zaman İç Anadolulu mu, Karadenizli mi, Güneyli mi, yörük mü, anlayabiliyorum. Tiyatroya girdikten sonra çok turne yapan bir oyuncu oldum. Turneler ülkeyi, ülke insanını anlamak için güzel fırsatlar. Seyirci karşılaştırmasını yaparken ise, neden sonuç ilişkisine bakar benim kafam. Oynadığınız oyunun niteliği, seyircinin tiyatro alışkanlığının ne olduğu, bütün bunlar o değerlendirmenin içinde olmak zorundadır. Şunu biliyorum ki; samimi ve içten bir oyunu, metin ister çok yüksek bir entelektüel dilden yazılmış olsun, ister çok sıradan, Anadolu seyircisi seviyor. “Hiçbir şey anlamadım, ama çok içtensiniz, ben bu yazarı okuyacağım, çok teşekkür ederiz buraya geldiğiniz için.” diyor. Tiyatrodaki beğenim konusunda buralardan da şekillendim.

Peki, gittiğiniz yerin seyircisine göre oyunun ve oyuncunun kimyasında değişimler oluyor mu?

Hayır olmaz. Şöyle olur. Oyunun seyirciye ulaşamadığını düşündüğün için çok üzülürsün. Ya da ilk cümleden itibaren ulaşır, ayakların yerden kesilir. Kimyan öyle değişir. Ama seyirci sevmediğini ifade etse de, sonuna kadar oyunu oynamak bizim işimiz. Bir kişi bile varsa orada, üç yıl sonra dönüşüp değişebilecek, evine gidince bir şey araştırmaya niyet edebilecek, buna değer. Tiyatro öyle güzel. Zaten bugünden yarına; dünyayı, evreni ve insanları değiştirme gücüne sahip bir sanat yapmıyoruz. Uzun vadede değiştirmeye muktedir. Oyuncu da oynarken bunu düşünürse mutsuz olmaz. Öte yandan seyirciye eziyet ettiğimi düşündüğüm anlar oldu ama onlar da lazım.

Çok güzel şive yapıyorsunuz. Bunun çok gezmeniz ile bir ilgisi olabilir mi?

Şive bahsi kulağınızın yatkın olmasıyla ilgili. Ama o yatkınlığın üstüne, çok şehir gezmek, büyük bir avantaj oldu benim için. Annem hep Türkçemi düzeltmeye uğraşırdı. Sokakta oynarken hangi şehirdeysek, o şehirdeki insanlar gibi konuşurdum. Diyelim ki Marmaris’e gittik, hemen Marmarisliler gibi, Trakya’ya gittik Trakyalılar gibi konuşurdum. Annem: “Devrimciğim yakında okullar açılacak artık İstanbul ağzıyla konuşsak nasıl olur?” derdi. İkisi birbirini doğurdu bence.

Devlet ve Şehir Tiyatroları yönetim sistemi modelini nasıl buluyorsunuz?

Ödenekli kurumların tamamı revizyona ihtiyaç duyuyorlar. Fakat revizyonun, bu mesleği bilen, bu meslekte yetişmiş, yetkin insanlar tarafından yapılmasını hayal ediyorum. Siyasi yetkenin bilebileceği şeyler değil bunlar. İşi erbabına bırakmak gerek. Birileri: “Devlet sizi besliyor, tokmak kimin elindeyse davulu o çalar.” diyor. Öyle değil. O zaman devlet futbolu da destekliyor, devletin desteklediği takımı tutmalıyıza kadar gidiyor iş. Kime sorsanız var olan sistemin eskiliğinden dem vuruyor. O zaman bunu değiştirmek gerekiyor. Ama bu değişimin TÜSAK gibi tepeden inme incitici, acıtıcı, örseleyici, mesleğe zarar verici yönden olmasına itiraz ediyoruz. Eskimiş her yapı gibi revizyona ihtiyaç var. Durumu böyle değerlendiriyorum ben. Böyle devam etmeyeceği, edemeyeceği kesin.

Bir kadın olarak kadına şiddeti nasıl değerlendiriyorsunuz? Bunun için alınması gereken politik önlemler nelerdir sizce?

Burada, ilk önce erkek annelerine, sonra okullara, öğretmenlere çok büyük görev düştüğünü düşünüyorum. Kadın erkek eşitliğini sağlamak, erkekten nefret etmek değildir. Bu iki cinsin yan yana ne kadar değerli ve özel olduğunu, önce annelerin, sonra öğretmenlerin anlatmaları gerekir. Çok güzel sivil yapılanmalar var bu ülkede. Onların köy köy, ilçe ilçe gezip insanları bilinçlendirmeleri, bunun için devletten destek görmeleri lazım. Bence kadına şiddet uygulayan bir erkeğin, ilk ağızdan tedaviye ikna edilmesi gerekir. Çünkü rahatsız, bir yerde bir sıkıntı var. O sıkıntının ne olduğunu önce kendinin görmesi, sonra etrafının görmesi ve tedavi olmaya ikna edilmesi lazım. Yafta yapıştırıp, sen ne biçim adamsın, kadını dövüyorsun diyerek gördüğümüz her yerde aşağılamak da çözüm değil. Bir yerde bir kırılma noktası olmuş, hasta yani. Kamu spotlarında da döven erkeği çok korkunç göstermenin pedagojik olarak çok doğru olmadığı kanaatindeyim. Bunun doğrusunu, bu işin uzmanları bilir. Onların topyekûn ayağa kalkması gerekiyor. Biz de görevimiz neyse, payımıza ne düşüyorsa onu yapacağız. Film spotu diyecekler oynayacağız, söyleşi diyecekler gideceğiz, kız çocuğu okutacağız diyecekler, okutacağız. Ben hayatta yaptığım en doğru şeylerden biri olduğunu düşünüyorum, kız çocuğu okutuyorum. Böyle böyle düzelecek başka yolu yok. Ama bunu parmak sallamadan, aşağılamadan, örselemeden yapmalıyız. Bizde linç duygusu yüksek. Çok dayak yiyen, dayak atar. Sorsanız ona, belki de sevdiği için yapıyor. Sevmeyi göstermekteki bildiği dil o. Bu hastalıklı bir durum. Gerçek sevginin gösterilme biçiminin dayak olmadığı, şiddet olmadığı anlatılmalı. Çok zor değil bunlar.

Özel bağ kurduğunuz bir şehir var mı? Kendinizi nereye ait hissediyorsunuz?

Var, Diyarbakır. Ben Diyarbakırlı değilim, orada hiç yaşamadım ama Diyarbakır’a çok gittim. Hem turneyle, hem ziyarete… Çok kimlikli bir kent. Acılar çekmiş ama o acılardan kendi kendini imar etmiş bir şehir olduğunu düşünüyorum. Şehirden kastım binalar değil elbette. Dünyada gördüğüm en net, komik, ne istediğini ve istemediğini bilen insanlarla orada karşılaştım. En gelişmeye açık ve en müthiş seyirci… Hem insanını, hem seyircisini çok muhabbetle severim.

Tiyatroyu seven bir şehirden bahsediyoruz o halde.

Çoook çook. Burada sevgili Işıl Kasapoğlu’nu anmadan geçmemek gerek. Diyarbakır’da, o seyircinin oluşmasına katkısı çok büyüktür. Madem Diyarbakır’dayız, o zaman yerel oyunlar oynayalım kafasını kırıp Shakespeareler, Moliareler oynatmıştır. Çok acayip bir seyirci yetişmesine vesile olmuştur. O seyirciden pek çok oyuncu çıktı. Şu an Diyarbakır Devlet Tiyatrosu’nda oyunculuk yapıyorlar.

Sizi İstanbul’a getiren şey neydi?

Mesleki olarak patinaj yapmaya başladığımı hissettim. Tiyatroda kendimi tekrar etmeye başlamıştım. Bir de artık emekli olmak, daha özgür tiyatro yapmak istiyordum. Getiren sebep o.

Memnun musunuz?

Çok memnunum. Çok şükür bir gün bile pişman olmadım. Ankara’yı çok seviyorum. Oradaki yaşadığım her şeye minnet borçluyum ama burada çok iyiyim.

Peki daha önce gelseydim dediğiniz anlar oldu mu?

Çok az keşke diyerek yaşamaya çalışan, keşke dememek için uğraşan biriyim. Çok sevdiğim bir atasözü var, keşkenin ağacı yeşermez diye. Öyle gerekti öyle oldu.

John Osborne - Öfke oyunu provasından.

John Osborne – Öfke

Tiyatroda ve setlerde aktif çalışan bir oyuncu olarak bu iki farklı alanı bir oyuncunun sağlayacağı tatminkârlık açısından nasıl değerlendirirsiniz?

Mukayese kabul etmem, tiyatroda daha çok tatmin sağlıyorum. Bir karakteri alıp iki saat boyunca baştan sona, başka hiçbir yan etki olmadan götürmek, her gece yeniden yaratma süreci gibi. Hayat devam eden, devingen bir şey. O devingenliğin içinde siz de değişiyorsunuz. Tiyatroda her gün, o değiştiğiniz şeyin, işinize yansımasını görme şansınız var. Oysa sinemada rejisör daha ön planda olur. Tamamlanmış bir şeyin üstüne tekrar bir şey koyabilme şansınız yok. Sinemada biriktirdiğiniz deneyimleri gösterirsiniz. Ama yüzyıllar boyunca da kalır. Onun da öyle bir güzel tarafı var.

Oynadığınız karakterlerin içinde en unutamadığınız hangisi oldu?

Bir tanesi Friedrich Dürrenmatt’ın Beşinci Frank adlı oyunundaki rolüm. Biri de Rona Munro’nun Demir adlı oyunundaki rolüm. Bunların ikisi de çok kırılma noktalarıdır. Benim hayatımda oldukça zor ama çok da keyif aldığım rollerdi.

Bu roller Devrim Yakut’ta ne bıraktı?

Beşinci Frank grotesk bir anlayışla sahnelenmişti. Zaten Dürrenmatt’ın dünyaya bakışı da öyledir. Ayşenil Şamlıoğlu’ndan, sahnede groteskin nasıl hayat bulacağını öğrendim. Mesleğime müthiş bir zenginlik kattı. Oyunculuğumun kara komedi üstünden şekillenmesine karar verdim. O karşılaşma olmasaydı belki bunun farkına varmadan emekli olacaktım.
Demir de hayatımın çok zor döneminde provasını yaptığım bir oyundu. İki sezon sürdü. Demir, rağmen tiyatro yapmak ne demek onu öğretti. Hayatımda engelleyemediğim bir sürü değişiklik oluyordu. Annemin ölümü buna dâhil. Benim için Demir, hayat devam ediyor oyunudur.

Komedi mi yoksa dram mı oynamayı daha çok seviyorsunuz?

Komedi yaparken kendinizi çok özgür hissediyorsunuz. Kahkahalar atarak iş yapıyorsunuz daha ne olsun. Eğer senaryo çok iyiyse ve o çok güzel yazılmışsa, yönetmeninizle fikir birliğiniz varsa, o zaman dram oynamak da bambaşka bir şey. Hangisi olursa… Yeter ki doğru ve iyi yazılsın, doğru nokta atışları olsun. Ben ikisini de yapmayı çok seviyorum.

Tiyatroda en çok neyi özlüyorsunuz?

Tiyatroda en çok özlediğim şey sıkı bir kara komedinin içinde olmak.

İyi ki içinde yer aldım dediğiniz projeniz hangisiydi?

Keşanlı Ali Destanı ve Vicdan adlı diziler. İkisinin de yönetmenini çok seviyordum. Çağan Irmak ve Feride Kaytan. Bu iki saydığım yönetmenin ikisi de oyuncu aşığı. Öyle olunca üretim çok güçlü oluyor. İyi hissederek sete gidiyorsun, iyi hissederek setten ayrılıyorsun.
Tabii burada Yılmaz Erdoğan’ın Kelebeğin Rüyası filmini de saymalıyım. O benim hem ilk sinema filmim, hem de bu hayatta gördüğüm en özel set deneyimiydi. Hollywood seti gibi bir setti.
Bir ağızdan bu üçünü sayabilirim.

Seyrederken keşke ben oynasaydım dediğiniz bir karakter oldu mu?

Olmaz olur mu hep olur. Hep erkek rollerine damak şaklatırım. Çünkü erkek rolleri daha güzel yazılıyor. Baba serisinde Al Pacino’nun rolü gibi bir kadın rolü yazılsa ne güzel olurdu. Ya da Blue Jasmine filmindeki Cate Blanchett’ın rolü gibi bir rol oynayabilsem… Meryl Streep’in oynadığı bütün roller. O oynadığı için o kadar güzel. O küçücük şeyleri bile kocaman ve olağanüstü yapıyor, onu da biliyorum. Ah keşkelerim oluyor tabii. Olacak ama. Hiç umutsuzluğum yok.

O oynadığı için o kadar şahane oluyor dediğiniz nokta onun doğuştan sahip olduğu sihirli bir şey mi yoksa çalışarak ulaştığı bir şey mi yoksa ikisinin buluşması mı?

İkisinin buluşması elbette. Sadece sihirle olabilecek bir şey değil bu. Doğuştan ışığınızın olması gerekiyor, buna yapacak bir şey yok. Ama o ışığın üstüne, aman benim ışığım var gerisine ne gerek var demeyenler, Meryl Streep gibi oluyor. Hem çok özel zekâ, hem de çok özel entelektüel altyapı istiyor. Seçimleri doğru yapmayı, yaşa göre rol oynamayı kabul etmeyi istiyor. Pek çok kadın oyuncu, yaşını kabul edemediği için evde oturuyor ama Meryl Streep öyle değil. O yüzden bayılıyorum ona. Kırışıklarını sevdiği, yaşını kabul ettiği için, o kabul ettiğinden hâlâ bize çok çekici ve güzel göründüğü için… Onun gibi başka örnekler de var elbette. Mesela Judi Dench’e de bayılırım.

11337007_10152949798623546_5057663330338879866_o

Bir oyuncu için eğitmen olmakla, sahnede olmak arasında nasıl bir fark var? Hangisi sizin için daha özgür bir alan?

Oynamak daha özgür bir alan. Eğitimin sorumluluğu çok yüksek ve yorucu. Sahnede kaç tane oyuncu ya da oyuncu adayı varsa o kadar enerji harcamak gerek. Bir şey yaşarsınız öğrenciyle, eve gider günlerce onu düşünürsünüz. Doğru mu yaptım yanlış mı? O yola girse miydim? Şunu söyleyerek onu incittim mi? Çok mu yükselttim gereksiz bir biçimde? Bitmeyen bir mesai. Oysa oyunu oynarsınız ve biter. Ama eğitim vermek beni çok geliştiren bir alan o yüzden bütün bunlara rağmen devam etmeye çalışıyorum.

Kusursuz oyunculuk diye bir şey var mıdır sizce? Bir oyuncu mükemmeliyete ulaşmak için neler yapmalıdır?

Doğa hariç hiçbir konuda kusursuz bir şey olduğuna inanmıyorum. Buradan hareketle kusursuz oyunculuk diye bir şey tarif etmek ahmaklıkla özdeş bence. Kusursuza yakın olabilir ama neye göre? Referans noktamız ne? Sen bugün bir aşk acısı yaşarsın ve aşk acısıyla ilgili bir film, oradaki bir oyunculuk sana kusursuz gelebilir. Ama aşkından sarhoş olmuş birine de saçma gelebilir. Kusursuzluğa yaklaşmak için de bol bol kusur yapmakta fayda var. Hata yapmayı göze almalı bolca, ısrarla. Kendine bu hakkı tanı ki yetkin bir oyuncu olabilesin. Kusursuz demeyelim ona yetkin oyunculuk diyelim. Yetkin oyuncu olabilmek hata yapma sayınızla, tecrübeyle, hayata ne kadar temas ettiğinizle çok doğru orantılı. Hayattan kopuk biriyseniz ne yaparsanız yapın olmuyor.

Tam siz hayat demişken sormak isterim hayat felsefeniz nedir?

İyi yaşamak, anın içinde kalmak, tadını çıkarmak. Ben hep ölüm bilgisiyle yaşıyorum. Bir gün öleceğimi neredeyse her gün hatırlatıyorum kendime. Bu bilgiyi kendime biteviye hatırlatmak, gereksiz şeylerle kafamı yormama mâni oluyor. Herkes İstanbul’da trafikten şikâyet ederken ben etraftaki güzelliklere bakmayı tercih ediyorum. Her köşesinden mucize çıkan bir şehir bu. Trafik akarken ya da akmazken etrafıma bakmakla ilgileniyorum. Hiçbir şey yapmazsam hayal kuruyorum. Şoföre bakıyorum ve nereden gelmiştir, neden bu mesleği yapıyordur diye başlayıp hayal kuruyorum. Bir de bakıyorum ki yol bitmiş zaten. Hayatımın pek çok alanında bu böyle. Ölümü hatırlamak, hayatı daha güzel yaşamanı sağlıyor. Pek çok arkadaşıma da diyorum ki: “Hatırla, öleceğiz yahu bir gün.” Mükemmelliğin peşine düşen, malın, mülkün, şöhretin, paranın, neyse işte o mükemmellikteki murat, onların peşine düşen ve bugünü ıskalayan herkese de önerim bu. Ne olabilir ki yani? On tane eviniz olsa onunda oturabilir miyiz? Aynı anda oturamayız. Dolayısıyla benim felsefem iyi hissetmek, mutlu olmak. Sevdiklerime, onları çok sevdiklerimi günde yüzlerce kez söylerim. Buna kardeşlerim, arkadaşlarım, kocam dâhil. Cimri davranmam sevgimi göstermek konusunda. Beklentilerimi ifade ederim ve net olunmasını beklerim. Genelde net olmaya gayret eden biriyimdir. İçimde çok bir şey barındırmam. Öyle olunca da hafifliyorsunuz. Hafif hafif yaşıyorsunuz.

Bir projede yer alırken kriterleriniz neler oluyor?

Kanunları olan bir oyuncu değilim. Ama aynı tip kadınlar geldiği zaman artık kabul etmiyorum. Çünkü bizim sektörde, bizi bir yerden belliyorlar ve hiçbir yapımcı hayal kurmak istemiyor. Sivaslı kadın, şiveli kadın, başı bağlı kadın, cazgır kadın… Oysa ben daha derinliği olan roller oynamak istiyorum. Yine komik olabilir, yine yerel motifler olabilir ama bunun derinliği olsun peşine düştüm. Bir karakter oyuncusu olduğum için, bu saate kadar hep oynadığım filmlere katkıda bulunan taraf oldum. Artık filmler de bana katkıda bulunsun derdindeyim. İşim zor biliyorum. Çünkü kadın karakter çok zor ve az yazılıyor ne yazık ki. Bir daha dünyaya gelip oyuncu olursam erkek oyuncu olmayı dilerim.

En son çektiğiniz projenizle ilgili bize bilgi verir misiniz?

Filmin adı Dar Elbise ve yönetmeni Hiner Saleem. Iraklı bir yönetmen. Sonucu merak ediyoruz tabii ama benim için değişik bir tecrübeydi. Uzundur hiç yapmadığım bir şeyi yaptım. Kadın hiç komik değildi.

Edebiyat alanından beslendiğiniz, takip ettiğiniz yazarlar kimler?

Son bir kaç yıldır eski külliyatları yenilemekle meşgulüm. Tekrar okumalar yapıyorum. Rus yazarlardan başladım ve çok büyük faydasını gördüm. Lise çağlarında okudum diye adlandırdığım Tolstoy’un bir romanını şimdi okumak çok başka bir şeymiş. Bunun içine yerli yazarlar da dâhil. Şu an Sabahattin Aliler var elimde. Ağzımın suları akarak okuyorum. Çok eskiden beri Kürk Mantolu Madonna en sevdiğim aşk romanıdır. Keşke biri yapsa diyordum ki öğrencim Mert Fırat ve İlksen Başarır yapmaya karar verdiler. Haklarını da aldılar. İnşallah çok güzel bir şey çıkacağına da eminim. Bizim işimizin edebiyattan bağımsız olma ihtimali yok.

Oyunculuk dışında ilgi duyduğunuz başka alanlar var mı?

Film seyretmeyi çok seviyorum. Sinemada seyredemediysem gidip dvd’sini edinmek gibi bir takıntım var. Evde nereye sığdıracağımı bilemiyorum. Resim sanatına da yakınlık duyuyorum. Bir daha dünyaya gelsem ya müzisyen ya ressam olurdum. Vakit buldukça sergiler gezmeyi, para buldukça küçük küçük eserler almayı çok seviyorum. Psikoloji çok büyük bir ilgi alanım. Psikoloji, sosyoloji ve antropoloji… Daha doğrusu insan araştırmaktan hoşlanıyorum ben. Seyahat etmeye bayılırım. Özellikle plansız seyahatlere… Bir de rakamlarla ilgilenmeyi çok seviyorum.

Rakamlarla ilgilenmeyi çok seviyorum dediğiniz şey pin kodu sanırım. Pin koduna ilginiz olduğunu biliyorum. Bu merak nasıl başladı?

Bundan yıllar önce Elazığ turnesinde, kaldığımız otelin altında bir kitapçı vardı. Bir kitap düştü önüme, Pin Kodu diye. Ben de çocukluğumdan beri çok ilgiliyim spiritüel konulara. “Aa bu neymiş?” deyip aldım. Kitabın rehberliğinde rol arkadaşlarımınkine baktım, çok eğlendik. Kitaplıkta durdu senelerce. Sonra Kelebeğin Rüyası filmini çekerken, Yılmaz Erdoğan bana doğum tarihimi sordu ve bir şeylerden bahsetmeye başladı. Ben de “Aaa bu pin kodu mu?” dedim. “Evet, pin kodu.” dedi. Bir baktım ki karşımda bir duayen duruyor. Yılmaz bunu Türkiye’de ilk öğrenenlerden ve tabii Belçim de. Sonra ben Yılmaz’la ve Belçim’le arkadaş olunca anladım ki hayatın çok merkezinde bir şey ve bir sürü şeyi çok doğru bir yerden tarif ediyor. Bulduğum ilk boşlukta ders çalışmaya başladım. Tabii şu anda bunu öğrendiğim söylenilemez. Bunu gerçekten biliyor olmak için sıkı bir eğitimden geçmek gerekiyor.

Bunun eğitimini veren yerler var mı?

Bir kişi var: Filiz Eryılmazer. Filiz’in bir sınıf açmasını bekliyorum. Oraya gideceğim, sertifikamı da alacağım. Şimdi sadece amatörce etrafımdakilere bakıyorum. Çok sıkı çalışan bir sistem olduğunu biliyorum. Bu da hobilerimden bir tanesi.

Astrolojiye olan ilginizi de biliyorum bu da çok eskiden, küçüklükten gelen bir ilgi olmalı.

Tabii evet çok eski. Ben hep bilinmeyene çok büyük bir merak duyan biriyim. Bütün çocukluğum yıldızları seyretmekle geçerdi. Hep çok soru soran, sezgileri çok güçlü bir çocuktum. Hâlâ öyleyim. Kendiliğinden gelen bir yönelim herhâlde. Ama şunu söylemeliyim ki hiçbirinin tutsağı değilimdir. Bunlar hayatı çok renklendiren, zaman zaman kolaylaştıran, karşındakini anlamaya yardım eden alanlar. Ee benim işim insanları anlamak. Hep ömrümüz karakter çözümlemekle geçtiği için… Ama hayatını astrolojik haritalara göre yönlendiren biri değilim. Bunları biliyorum, farkındayım. Bilmek de rahatlamayı sağlıyor.

Hayatınıza burcunuzun özelliklerinin ne tür yansımaları oldu?

Ee bayağı taşıyorum. Devrim Yakut çok konuşan, geveze, meraklı bir İkizler kadını. Ama benim yükselenim Terazi olduğu için dışarıdan İkizler gibi algılanmam. Daha Terazi özellikleri gösteriyorum galiba ama komedi yaparken kendimi hep bir İkizler olarak görüyorum, bir maymun yani. Çin burcum da Maymun. Bizim işimiz hep neden sorusunu sormak üstüne kodlu olduğu için, İkizler de çok neden diye soran bir burç olduğu için iyi bir çakışma diye düşünüyorum.

Devrim Yakut nasıl bir aşıktır?

Çok körkütük aşık olduğum zamanlar da çok akıllı akıllı aşık olduğum zamanlar da oldu. Aşk çok bana göre bir şey. :) Onun eskimemesi, yıpranmaması için çaba sarf edilmesi gerektiğini düşünürüm. Çünkü aşk hassas bir bitki gibi. Özellikle aşkla bir evlilik yapıldıysa o evliliğin konforuna sırtını dayamamakta, ilişkiyi taze tutmakta, özenli olmakta hep bir yarar görürüm. Hayatımın en güzel aşkı kocam. Diğer bütün aşklarıma selam olsun. Hepsini sevgiyle, muhabbetle selamlarım. Hepsi beni Alper’e hazırlamış. Alper orta yaşımın en büyük hediyesidir. Ben de o hediyenin her zaman kıymetini biliyorum.

Şu anki Devrim Yakut yirmili yaşlardaki Devrim’e neler demek isterdi?

“Merak etme Devrimciğim.” derdim. “Devrimciğim sakin ol, tuttuğun yol doğru.” Çok yüksek bir idealizmim vardı. Onun daha normale dönmesi çok zamanımı ve enerjimi aldı. O yüzden, sakin ol derdim. Yüksek fedakârlıklar, kendinden vazgeçmeler, pek çok şeyi kendinin önüne koymalar… Ama belki de oralardan geçtiğim için bugünkü Devrim oldum. Bu yüzden şimdi onu dinlemeyi arzu ederdim. İnsan unutuyor o yaşlarda neler hissettiğini. Ona bu gözümle bakmayı çok isterdim. Gene herhalde döner dolaşır “Merak etme.” derdim. :)

Şimdi size tek cevaplı sorular soracağım.

Çalışmaktan en keyif aldığınız yönetmen?

Feride Kaytan

En beğendiğiniz aktris-aktör?

Buna tek bir isim söyleyemeyeceğim. Meryl Streep, Liam Neeson, Al Pacino, Cate Blanchett. Türklerden de Nadir Sarıbacak, Tilbe Saran, Işık Yenersu, Selçuk Yöntem, Tülay Bursa, Bülent Emin Yarar. Komedyenlerden Cem Yılmaz, Cengiz Bozkurt. Genç arkadaşlarımdan Melisa Sözen, Kıvanç Tatlıtuğ, Kenan İmirzalıoğlu, Bezen Bilgin, Demet Evgar, Gizem Erdem, Tuğrul Tülek. O kadar çok ki aslında şimdi sayamadıklarımdan çok özür dilerim.

En sevdiğiniz tiyatro oyunu?

Dürrenmatt’ın Yaşlı Bayanın Ziyareti.

En sevdiğiniz film?

Bir Lars Von Trier filmi olan Dalgaları Aşmak.

En sevdiğiniz kitap?

Boris Vian’ın Günlerin Köpüğü.

En sevdiğiniz yazar?

Klasikleri bir kenara koyarsak son yıllarda Sezgin Kaymaz okumaktan çok büyük keyif alıyorum.

Takip ettiğiniz astrolog?

Dinçer Güner’in ilk takipçilerinden biriyim. Yaklaşık 15 yıldır da Susan Miller’ın sitesine üyeyim.

Görmeyi en çok istediğiniz ülke?

Machu Picchu’yu görmek istiyorum. Yani Mayalar’ın And Dağları’na gitmek istiyorum.

Görüp de en etkisinde kaldığınız ülke?

Slovenya’da Blad diye bir yere gitmiştim. Mucize gibi bir yer orası. Küçücük, göz taşı atılmış gibi bir göl, olağanüstü bir doğa, ortasında küçücük bir ada, orada bir manastır. Hacı olmaya gidiyor insanlar oraya. Sakinlik, ördekler, bisiklet yolları, kayıklar… Şimdi anlatırken bile içime tatlı bir huzur doluyor. Beni çok şaşırtmıştı.

♥♥